20 Ocak 2016 Çarşamba

Eski (Tarihi ve Kadim) Türklerde Aile Düzeni ve Kadının Toplumdaki Yeri (Derleme ve Düzenleme: Karozan, İsmail KARA)

ESKİ TÜRKLERDE AİLE DÜZENİ VE KADININ TOPLUMDAKİ YERİ
Eski Türklerde kadının toplum içindeki konumu ve aile düzeni, hemen hiçbir toplumda görülmeyecek düzeyde uygar ve demokratik ilişkiler üzerine kurulmuştu. Günümüz olayları göz önüne getirildiğinde, bu ilişkilerde ne denli yozlaşma yaşandığı görülecektir. Bugün kadına şiddet ya da aile ilişkilerindeki bozulmayı ileri sürerek kendimizi aşağılama ve özellikle Batıya özenme kuşkusuz üzüntü vericidir. Ancak, daha çok üzücü olan, geçmişi bilmemek ve ondan yararlanmamaktır. Büyük kentlerde yoğunlaşan bozulmaya karşın, Anadolu’da geçmişi yaşayarak yaşatan insanlarımız ne mutlu ki hâlâ vardır. Amerikalıların yaptığı bir araştırmaya göre Türk toplumları içinde bin yıl önceki ilişkiler, Ortaasya’da yüzde 67, Anadolu’da yüzde 37 oranında yaşamaktadır. Bu yüksek bir kültürün varlığını sürdürmesi demektir.
Nikah ve Tek Eşlilik
Nikâha  ve tek eşli evliliğe  dayanan1 aile düzeni, Türk toplumuna çok eski dönemlerde yerleşmiştir. Eski Türklerde nikâh, törenle gerçekleştirilen ve özellikle köy düğün geleneğinin tarihsel köklerini oluşturan, önemli bir olay, bir tür sözleşmedir. Nikâh için ana ve babanın onayı koşuldur. Evlenen erkeğin, gelinin ana-babasına bir miktar mal vermesi gelenektir. Başlık adıyla günümüze dek süren bu gelenekte, verilen mala kalıng denirdi. Gelin, gittiği ailenin hak sahibi bir üyesi olur; kocasının ölmesi durumunda, malların ve çocukların velayeti ona kalırdı. Yaş ayrımı çok olan evliliklere izin verilmez ve yaşlı kuşaktan erkek, genç kuşaktan bir kadınla evlenemezdi.
Türk ailesinde, babanın eşiyle paylaştığı, baskıcı olmayan eceliği (reisliği), baskıya dayanan ataerkil aile yapısından ayrımlıydı. Ev, Batılılar ve Araplarda olduğu gibi yalnız kocaya ait değil, kocayla karının ortak malıydı. Bu nedenle evin erkeğine evin ecesi, evin kadınına da evin kadını denilirdi. Ailede babanın olduğu kadar, ananın da sözü geçerdi. Ana soyuile baba soyu değerce birbirine eşitti. Eşitlik, babanın saygınlığının ve ona verilen değerin azalması anlamına gelmez; tersine ona, saygıya dayalı içtenlikli ve daha güçlü bir yetke kazandırırdı.
“Baba Ocağı”
Eski Türkler için büyüyüp yetiştikleri ve baba ocağı (törkün) dedikleri aile çok önemliydi. “Ocağın ateşinin hiç sönmemesi”, dirliğin sürdürülmesi gerekirdi. Bunun için, büyük ve ortanca kardeşler evlenip ocaktanayrılırlar, ancak küçük kardeş kalırdı. Belirli aralıklarla, tüm kardeşler aileleriyle birlikte, baba ocağında toplanırlar, ataya (babaya) saygı törenleri yapılırdı. Türkler, yurtları gibi baba ocaklarını da asla unutmazlar, çok uzakta bile olsalar, ona olan saygılarını, güçlü bir bağlılıkla sürdürürlerdi.
Eski Türklerde aileye gelin gelen kadına her zaman sahip çıkılır; dul kaldığında, kocasının bekâr kardeşlerinin onunla evlenmesi (kayın alma) toplumsal bir görev olarak kabul edilirdi. Bu davranış, başka toplumlarda görülen, malların bölünmemesini amaçlayan bir girişim değil, doğrudan kadına gösterilen saygı ve sahiplenmenin bir ürünüydü. Böyle olmasa töre, kadının miras hakkını kısıtlayan bir biçimde düzenlenir, mirasın bölünmesi böyle önlenirdi.
Kadının Toplumsal Konumu
Tarihte hiçbir toplum, kadını Türkler kadar erkekle eşit saymamış ve hak tanımamıştır. Her iki cinsin kendilerine ait, karşı cinsten bağımsız görev ve sorumlulukları vardı. Birbiri içine girmekle beraber, kadının ağırlıklı görevi aile içinde, erkeğin ise dışındaydı. Buna karşın, her cins aynı eğitimden geçer, cinsler arasında ayrım, toplumun tüm kesimlerinde yadsınırdı.
Kadının toplum içinde önemli bir yeri vardır. Bu önem Dede Korkut’ta; “kadın kendini överek adam olmaz; ancak güzel düşünür, güzel konuşur ve kocasına iyi öğütlerde bulunursa yücelir”, “kocası onu dinler” biçiminde anlatılmıştır. Irk Bitig’de; babanın emir annenin öğüt verdiği görülür, çocuk isteğine göre birine ya da ötekine uyardı. Kadın örtünmez, haremde kalmaz, erkeğin gittiği hemen her yere giderdi. Erkeklerle bayramlara, şölenlereve içkili toplantılara katılır; onlarla birlikte kımız ya da şarap içebilir; kendisi de şölen düzenler, davetler verebilirdi. Erkek gibi ata biner, ok atar, öküz arabası kullanırdı. Çin kaynaklarına göre; “kocaları dama oynarken onlar futbol oynar”, “pazara gittiklerinde, paketleri kocaları taşır” ve “açık bir kibarlıkları vardır”. Ama gerekirse ava ve savaşa da giderlerdi. Arap gezginci İbn Arabsah, Türk kadınları için; “erkekler gibi savaşıyor, kafirlerin üzerine dörtnala at sürüyorlardı...”, diye yazar.
Kadının Özgürlüğü
Kadınların bu denli özgür ve cinsler arasındaki ayrımın az olması, Türk kadınlarının kendilerine özen göstermediği, süs ve güzelliklerine dikkat etmediği, cinselliğe önem vermediği anlamına gelmiyordu. Giysileri son derece renkli ve süslüydü, zarafete ve alımlılığa önem verirlerdi. Beğenilmeyi severler ve güzellikleriyle ilgili övgüleri, “memnuniyetle kabul ederlerdi”.Serbestçe kullandıkları özgürlüklere sahiptiler, ama son derece iffetliydiler. Ünlü İtalyan gezgini Marco Polo, bir “seyahatname klasiği” olan İl Millione adlı yapıtında, Türk kadınlarının “ahlaki temizliğini” över ve onların “tüm dünyanın en temiz ve ahlaklı”  kadınları olduğunu söyler.
Tedirgin etme (taciz), kadına saldırganlık (tecavüz), evlilik dışı ilişki (zina) gibi cinsel suçlar Türk toplumunda yok denecek kadar azdı. Kadına saldırının Türk hukukundaki cezası ölümdü. Cinsel saldırıyauğrayan kadın toplumdan dışlanmaz, ona sahip çıkılır. Evlilik dışı çocuğu olursa kadın ulu bir ağaçla evlendirilir, çocuk bu yolla meşrulaştırılırdı.
Günümüzde töre cinayeti adı verilen olayların Türk töresiyle bir ilgisi yoktur. Basında sıkça kullanılan bu tanım herhalde, Türk geleneklerini yıpratma amacını taşımalıdır. Saldırıya uğrayan kadına sahip çıkılırken namusunu korumayan kadın hoşgörülmez. Eski Türk inancına göre Doğum Tanrısı (Ayzıt), “ne denli yalvarırlarsa yalvarsınlar, namusunu korumamış kadınların yardımına”gelmez.
Kadının Eşitliği
10.Yüzyılın ünlü coğrafyacısı al-Balhi, kitâb al-bad va’l-tarih adlı yapıtında, “Türkler’de kadının erkeğe eşit” olduğunu, toplumsal yaşamın her alanında “varlığını sürdürdüğünü” ve beğendiği erkeğe “evlenme teklif edecek denli” özgür olduğunu yazar. 12.Yüzyıl tarihçilerinden İbn Cübeyr, “Türk ülkelerinde kadına gösterilen saygıyı, başka hiçbir yerde”  görmediğini söyler.
Atatürk’ün Sözleri
Cübeyr’in saptaması, Osmanlı’nın son üç yüz yılı dışında, Türk tarihinin hemen her dönemi için geçerlidir. Türklerde kadına saygı, içtenliksiz bir kibarlık değil, yaşam biçimine yerleşen doğal bir davranıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün, kadının toplum içindeki yeri konusundaki düşünceleri ve gerçekleştirdiği yasal düzenlemeler, bu davranışın en somut örneğidir.
29 Nisan 1935’de, Yoksul Kadınlar Cemiyeti ve Kadın Esirgeme Kurumu hakkındaki görüşlerini açıklarken şunları söylemiştir: “Yoksul kadın, hiçbir şeyi olmayan kadın olarak algılanmaktadır. Oysa kadın denilen varlığın kendisi başlıbaşına yüksek bir varlıktır. Ona yoksul demek, onun bağrından kopup gelen insanlığın yoksulluğu demektir. Eğer insanlık bu halde ise, kadına yoksul demek uygun görülebilir. (Ancak y.n.) gerçek bu mudur? Birkaç yüzyıldan beri Türk kadınlığının anlamı unutulmuş, o, bunca varlığın maddi ve manevi kaynağı olduğu halde yüzüstü bırakılmış; unutulmuş. Varlığı ve erdemi unutulmuş olan Türk kadınlığına, ayağa kalkarak hürmetlerimizi göstereceğiz ve bunu düşünerek Kadın Esirgeme Kurumunu kuran bugünkü Türk kadınlığını ayakta selamlamalıyız”.
Peçe, Çarşaf ve Türk Kadını
14.Yüzyılın ünlü Arap gezgini İbn Batuda, Seyahatname’sinde, Orta Asya kadınından övgüyle söz ederken onların “peçe, çarşaf diye birşey tanımadığını”, “erkeklerle birlikte dolaştıklarını”, gerektiğinde “komutan olacak kadar” iyi savaştıklarını söyler. Çin’e giderken tanıştırıldığı “beyliğine hükümdarlık eden” Ürdüca adlı bir Türk kızından söz eder ve şunları yazar: “Melike kendisini selamladığım zaman bana Türkçe ‘huşün misin, hanşi misin?’ yani nasılsın iyi misin diyerek yanına oturttu. İyi bir Arapçayla konuşabiliyor ve yazıyordu... Hindistan’dan geldiğimi söyleyince, ‘ben onlara sefer edeceğim ve o ülkeleri zapt edeceğim, oradaki zenginlik ve asker çokluğu ilgimi çekiyor’ dedi. Bu Melike’nin askerleri arasında, kadın ve kızların bulunup erkekler gibi savaştıklarını, kendisinin de erkek ve kadın askerlerinin başında düşmana şiddetle saldırdığını, Nahoda (geminin kaptanı y.n.) daha sonra bana anlattı”.
Kadının Siyasi Hakları
Eski Türkler’de kadının siyasi yaşamda da önemli bir yeri ve kabul edilmiş kazanımları vardı. O dönemdeki inanç düzenini, erkeğin kutsal kuvvetiniöne çıkaran Toyonizm ile kadına önem veren Şamanizm’in oluşturması, kadın ve erkek arasında tüzel (hukuksal) olduğu kadar siyasi bir denge de yaratıyordu.
Toplantılara, kadın ve erkek birlikte katılırdı. Toplumu ilgilendiren siyasi kararlarda, hakankadar hatunun da yetki ve sorumlulukları vardı. Herhangi bir buyrukyazıldığı zaman, buyruğun uygulanması için hakanın yanı sıra hatunun da imzası olması gerekiyordu; hatunun imzası eksikse o buyruğa  boyun eğilmezdi. (Alıntıdır)
***
Hakan, yabancı ülke elçilerini tek başına kabul etmezdi. Elçiler, hakanınsağda, hatunun solda oturduğu devlet kurulunda, huzura kabul edilirlerdi. Şölenlere, genel toplantılara (kengeş), kurultaylara, dinsel törenlere; hatun, kesinlikle hakanla birlikte katılır ve bu toplantılarda herhangi bir örtünme kuralına bağlı olmazdı.
Hakanınyönetimdeki ortağı olan hatunun ünvanı Türkan’dı. Türkan, hepsine birden hatun denilen hakan soyunun prensesleri içinden seçildiği için, ona da yalnızca hatun deniliyordu. Göktürk Hakanı Gültekin Han’ın devlet yönetimini eşi Kutlulu Sultan ile paylaşması, konuyla ilgili ilginç bir örnekti ve göstermelik bir değer vermeye değil, kesin olarak Kutlulu Sultan’ın iyi yetişmiş, yetenekli bir yönetici olmasına dayanıyordu.
Araplaşma ve Değişen Konum
Kadının toplumdaki yeri, özellikle Arap kültürüyle ilişkiye geçildikten sonra önemli oranda değişti ancak hiçbir zaman eski Türk geleneklerinden tam olarak kopulmadı. Eski yaşam biçimleri ve alışkanlıklar, önemli oranda korundu. Yeni durumun koşullarına uyulsa da bu uyum, Prof. Osman Turan’ın deyimiyle, “çok yüzeysel” kaldı.
Anadolu Türkleri’nde kadınlar, eskisi kadar olmasa da toplumsal yaşam içindeki önemli yerlerini korudular. Özellikle nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan kırsal kesimde, üretimden ve ev dışı yaşamdan kopmadılar. Prof.Fuat Köprülü’nün bilgilerini Aşık Paşazade’den aktardığı ve Anadolu’da etkili bir kadın örgütü olan Kadınlar Örgütü (Bâcıyan-ı Rûm), kadınların Türk toplumu içindeki etkisini gösteren ilginç örneklerden biridir. Memlûklardöneminde Mısır’da, yalnızca kadınların katıldığı tekkeler kurulmuştu. Selçuklu döneminde Konya’da kadınlar, tarikat şeyhlerine bağlanıyor ve örtülü de olsa onların meclislerinde bulunuyorlardı. Dülkadir Beyliği’nin, “otuz bin erkek ve otuz bin kadından” oluşan bir ordusu vardı.
Kadınların orduda görev alması ya da bağımsız birimler olarak savaşlara katılması, yalnızca Dülkadir Beyliği’nde görülen bir olay değildir. Türk tarihinin hemen her döneminde ve özellikle Kurtuluş Savaşı gibi milli varlığın tehlikeye düştüğü dönemlerde kadınlar, herhangi bir görevlendirmeyi beklemeden, kendiliğinden silahlı mücadeleye katılmışlardır.
İspanya’da Müslüman fethini başlatan (711) Türk komutan Tarık bin Ziyad’ın ordusunda, savaşçı kadınlardan oluşan birlikler vardı. Kırım Savaşı’nda (1853) Kara Fatma, Türk-Rus Savaşı’nda (1877) Erzurumlu Nene Hatun, Kurtuluş Savaşı’nda Fatma Seher (İzmit dolayları), Ayşe Hanım(Aydın), Tayyar Ramiye Hanım (Adana), Yirik Fatma(Gaziantep), Fatma Kadın (Mudurnu), Makbule Hanım (Gördes), İstanbullu Saime Hanım; çeteler kurarak ya da kurulmuş çetelere katılarak savaşan ünlü kadınlardan bir bölümüdür. (Derleme ve Yayın: Karozan, İsmail KARA)

Hiç yorum yok: